Wednesday, January 25, 2023

Neden ortalık yavaşlatılmış ve hızlandırılmış şarkı dolu?

 


Spotify’daki sped up songs listesinin bir milyon takipçisi var. TikTok’ta spedupsounds hashtag’i 9.6 milyar dinleme almış. YouTube’de saatler süren sped up mix’leri her yerde. Neden insanlar şarkıların yüzde 150 hızlandırılmış versiyonlarını seviyor? Hatta bunun için çıldırıyor? 

Bir süre önce slowed-down versiyonlarla ilgili yazmıştım. Normal şarkıların yavaş versiyonları şarkıların orijinal versiyonlarından fazla dinleniyor. Şimdi de hızlı veriyorlar rekora koşuyor. Trend firmalar için çok cazip. Bu hızlı tüketim dünyasında önce şarkı çıkıyor. Sonra yavaş, sonra da hızlı versiyonu. Böyle tek şarkıdan üç şarkı elde ediliyor. Şarkı farklı kitlelere açılıyor ve dinleyici sayısını çoğaltıyor. Yavaşlatınca duygusal, hızlandırınca neşeli oluyor. 

Aynı Melih Kibar’ın zamanında “Hababam Sınıfı”nın tema müziğinde yaptığı gibi. Mahmut Hoca hastanede, yavaşlat. Mahmut Hoca iyileşti, hızlandır. 

Şaka bir yana sped up versiyonlar bir şarkıyı bir süperstar DJ’e milyon dolar vermeden şarkıya yeni bir ivme kazandırıyor. Dünyanın dört bir yanında da ve elbette Türkiye’de de slowed down ve sped up mix’ler yapan amatör prodüktörler var ve kanalları inanılmaz stream alıyor. 

Şarkılar çıkar çıkmaz bu versiyonlar da artık yanında geliyor. Birçok insan şarkının orijinalini değil, hızlı ya da yavaş versiyonunu önce duyuyor. Bu işlem sadece yeni şarkılara yapılmıyor. A-Ha’nın “Take On Me”sinin dahi sped-up versiyonu var internette. İnternete girip bu tip hızıyla oynanmış şarkı mix’leriyle karşılaşırsanız işte nedeni, nasılı budur. 



Sunday, June 28, 2020

30’unu geçen sanatçının işi çok zor


Popüler müzik tarihinde gelmiş geçmiş pek çok büyük sanatçı arasında en fazla ilgimi çekenler uzun kariyere sahip, her kuşağa hitap edebilmiş olanlar. David Bowie mesela, ölene kadar uzun yıllar 70’lerden 2010’lara farklı cümleler kurabilmiş, müziğini geliştirebilmiş ve her yeni kuşağa hitap edebilmiş isimlere güzel bir örnek. Leonard Cohen, müziğini hiç değiştirmeye ihtiyaç duymadan hayatının her döneminde yaşadıklarını, hissettiklerini anlatarak uzun soluklu olmayı başaranlardan. Giderek bilgeleşenlarden. Bruce Springsteen diğer bir örnek.

2019’un en büyük turnelerini inceliyordum geçenlerde. Justin Timberlake, Metallica, Fleetwood Mac, Kiss, Bob Seger and the Silver Bullit Men, Elton John, Pink. En büyük geliri elde etmiş ilk 10 isim arasında sadece Ed Sheeran (29) ve Travis Scott (28) genç. Geri kalan sanatçılar 40-75 aralığındalar. Yani 70’lerle 90’larda bir aralıkta müziğe başlamış kişiler. 

Kaset, plak, CD ya da her neyse, eski usul fiziki albümler satabilmiş şanslı kuşak. Şanslı diyorum çünkü müziğin para ettiği, insanların bugüne kıyasladığınızda ciddi paralar verip beğendikleri sanatçıların albümlerini alabildiği yıllar bunlar. Bu insanlar zaten hala para ayırmaya devam ediyor, bu defa da bilet satın alıyorlar. Kuşaklararası ekonomik analizi yapılabilir elbete ben burada bir somut gerçeğin altını çiziyorum sadece.

2000’lerden itibaren işler değişiyor. Mesela The Strokes gibi grupların hayranları her iki dönemi de yaşayanlardan. Ama daha fazla “fiziki” taraftalar. Hangi grubun hayranları hangi döneme ait bunu anlamak çok kolay aslında. Stream rakamlarına bakın yeter. Mesela 2019’da en fazla bilet satan isimlerden Elton John, Metallica, Bob Seger, stream platformlarında neredeyse yoklar. The Strokes gibi ara dönem sanatçıları biraz varlar. 2010’larda kurulan bir grupsanız eğer, sizi dinleyenlerin büyük çoğunluğu sizi stream ediyor. Dolayısıyla stream platformlarında ve sosyal medya kanallarında performansınız iyi. Muhtemelen yayınlanmış fiziki albümleriniz var ama sembolik rakamlarda üretilmişler. Aslına bakarsanız albüm sattığınız da pek söylenemez. Az ya da çok stream edilen şarkılara sahipsiniz. Kataloğunuz genellikle bu şekilde ifade edilip sınıflandırılıyor. Albüm formatında bir düzende yayınlasanız dahi müziğinizi tanımlayan şey artık stream edilebilirliği.
2010’ların ortasından sonra kurulan gruplar veya faaliyete başlayan sanatçılardaysa durum daha da ilginç. Genel olarak albüm diye bir konsept çok uzak. Genellikle mümkünse her hafta ya da ayda bir şarkı yayınlamanız gerekiyor. Şarkı yayınlamayan üç ayda unutuluyor. Unutulanı algoritmalar da unutuyor. Kimsenin karşısına çıkmıyorsunuz artık. Sizi hatırlayanlar, yani kitaplıklarına ekleyenler sizi görebilir. Onun dışında fiziki ortamlarda pek bulunmadığınız için ne konser şansınız var ne de başka bi yerde görünürlük. Yani aslında “sanal” bir ortamda yaşanıyor her şey. Ve sanal olarak da sona eriyor.

Bugün artık yeni şarkıların ve sanatçıların keşfedildiği yer daha ziyade TikTok. Orada da evin damdan havuza atlayan bir ergenin arkasına uygun düşecek müzikler ünlenebiliyor. Tarzınız buna uygunsa sorun yok. Ama küçümsemiş gibi görünüyor olmak istemem. Mesela Tik Tok’ta ünlenen Dj Regard bayağı iyi. Tik Tok’ta ünlenen daha pek çok iyi şarkı biliyorum bunları ayrı bir yazıda ele alırım.

Sadede gelirsem: Bugün sanki 100 yıldır müzik yapıyormuş gibi duran mesela Lady Gaga 34, Rihanna 32, Adele 32 yaşındalar. Ve yaşadığımız çağda müzik sektörü açısından bakılırsa onlar için çok yaşlı denebilir. Dua Lipa mesela şu anda dünyadaki en değerli pop star olabilir. Kariyerinin zirvesinde. 24 yaşında ve en fazla üç yıla artık yaşlı sınıfına girmeye başlayacak. Yukarıda bahsettiğim sert sektör gerçekleri onun için de geçerli. 17-21 arası bir yaş günün ruhunu yakalamaya ve fenomen olmaya daha elverişli. Mesela son büyük star Billie Eilish (19) gibi. 

Ne kadar büyük olursanız olun, artık kariyerinizi 10 yıllara yaymanın giderek güçleştiği bir dönemdeyiz. Sanatçıların, hele 30 yaşını geçen sanatçıların işi çok zor, önlerindeki mücadele çok çetin. Bu konuyu yerli örneklerle yeni bir yazıda ele alacağım.

Nerde çokluk, orada...



Atalarımız ne güzel söylemiş. Nerde çokluk, orada... Sıkıntı. Böyle miydi? Değildi ama bugün olsa böyle ifade edilirdi. Sıkıntı! Sıkıntı bizim milli “euphemism”imiz ne de olsa. ‘Euphemism’in Türkçe karşılığı ‘hüsnütabir’miş. Tam anlaşılmıyor.Kısaca anlatmak gerekirse “bok’ yerine ‘pislik’ ya da “dışkı” derseniz işte bu euphemism oluyor. Ya da hiç uğraşmayın bütün pis kelimelerin yerine “sıkıntı” koyun olsun bitsin.

Hep Türkiye’de olacak değil ya “sıkıntı” bazen İngiltere’de de oluyor. Şu ara en önemli konu kalabalık. Sıcaklık her türlü normalin üzerinde seyrediyor. İki haftadır 35 dereceleri göriyor İngiltere ki komşular ve tanıdıklarla konuştuğumuzda bunun kıyamet alameti olduğu konusunda herkes hemfikir.

Pandemi artı sıcaklar, eşittir aşırı derecede kalabalık sahiller. Aşırı derecede kalabalık sahiller eşittir yükselen hastalık rakamları. Böyle bir döngü.
Şu anda herkes hastalık tamamen geçmiş gibi davranmaya başladı. Yurtdışına gidişler henüz tam anlamıyla başlamadığından İngilizler evlerinde tatil imkanlarını zorluyor ve işte sonuç fotoğraflardaki gibi.

İngiltere’nin güney sahilleri Londralıların klasik sayfiye yerleri ama hiçbir zaman bu kadar kalabalık olmuyorlar. Çünkü İngilizler için yutdışı tatil, hem daha hesaplı hem daha eğlenceli. Kimse İspanya dururken Bournemouth’a gitmiyor normal şartlarda. Kitleler halinde İspanya, Yunanistan, Türkiye sahillerine akın eden İngilizler bu yıl evlerinde kalınca dengeler bozuldu. Sahillerin bu kadar insanı kaldırmadığı ortaya çıktı.

Bournemouth, Chrischurch, Poole belediyeleri durumu kontrol edemiyoruz diyerek olağanüstü durum ilan ettiler. Türkiye’de Tekirdağ hattında ya da Kuzey Ege, Marmaris veya Antalya’da sıradan bir halk plajı manzarası burada olağanüstü durum. Elbette asıl endişe hastalığın tekrar yayılacak ortamı bulması ve meşhur ikinci dalganın sinsice geliyor olmasından duyulan endişe.
İngiltere eve kapanmadan önce bir hafta sonu Brighton’a gitmiştim. Bomboş kumsal, dalgalar, sahilden içerilere doğru pub’lar, kafelerle tam bir tatil kasabası ancak şu anda kumsal ve deniz insan kafasında görünmüyor. Covid tehlikesi olmasa dahi içinde bulunmak isteyeceğiniz bir manzara değil.
Kalabalık ve aşırı nüfus her yerde en büyük problem. Bu insanlardan geriye o kadar büyük bir pislik kaldı ki insanlar şokta. Çöpleri toplama gönüllüleri fazla mesai yapıyor, herkes naylon poşet, yiyecek ambalajı, içecek kutuları ve benzeri çöpleri topluyor. Benim yaşadığım küçük kasabadaki parkta bile hafta sonu adım atacak yer yoktu. Park yeri tartışmaları, “arkadaşım uzakta dursanıza mesafeyi koruyalım” gerginlikleri, gerida bırakılan çöp dağları... Bir hafta sonunda park Moda sahile döndü. Otların arası izmarit dolu. Muhtelif naylon ambalajlar, kırık şişeler her yerde.

Bu kadar insan bu kadar alanda tatil yapmaya kalktığında sonuç her yerde aynı. Bunu anlamış oldum ben kendi adıma. 2019’da Birleşik Krallık vatandaşlarının 72 milyon yurtdışı seyahati gerçekleştirdiği kayıtlarda var. 66 milyonluk bir ülkede neredeyse herkesin yurtdışı tatiline çıktığını düşünebiliriz. Bu sene bu sayı herhalde sıfıra yakın. Sonuçsa işte aşırı kalabalık tatil beldeleri, kaos ve çöp dağları.

Türkiye’de pasaport sahiplik oranı yüzde 10. Yani “bize her yıl pandemi” gibi bir durum. Ne yaparsanız yapın aşırı kalabalığı yönetmenin medeni bir yolu yok gibi duruyor. Şey oluyor, şey... Neydi? Sıkıntı.







Monday, June 8, 2020

50’ler yeni 30’lar falan değilmiş!


50’ler yeni 30’larmış. Böyle deniyor. 60’lar yeni 40’lar, 70’ler yeni 50’ler oluyor bu hesaba göre. Ama insanlar hala 70 yaşında küt diye ölüyor. Doğa anne ya da doğa baba “50’ler yeni 30’lar o zaman 90’lar da yeni 70’ler olsun” demiyor.
Geçen hafta Mory Kante öldü mesela 70 yaşında. “Yeke Yeke” isimli şarkısı 1988’de popüler olmuştu. Ben 18’mişim. Şimdi olsa herhalde 18’ler yeni 0’lar olacaktı. Bebek olmasam da çocukmuşum o kesin.
Size garip gelecek ama bu yazıyı yazma fikri Mory Kante’nin ölüm haberiyle aklıma girdi. “Yeke Yeke”’yle yeni dünyanın yaş matematiği arasında ne gibi bir ilişki var ben de bilmiyorum. Mory Kante’nin yaşının beni, müziğinden daha çok ilgilendirmesi de herhalde bir tür yaşlanma belirtisi olmalı.
Bir aydır 50 yaşındayım. Ve 50’ler yeni 30’lar falan değil. 50’ler düz 50’ler arkadaşlar. Aklınızda olsun. Size yalan söylüyorlar.

Takip ettiğim köşe yazarlarından Simon Kuper, sene başında 50 yaşına girdi ve bununla ilgili bir yazı yazdı Financial Times’ın hafta sonu ekindeki köşesinde. Gerçekçi bir yazıydı. Dürüst bir yazıydı. 50 yaşındaki bir başka arkadaşı lise toplantısına gitmiş, gördüğü hiçbir arkadaşını tanıyamıyormuş. “Vah vah ne kadar da yaşlanmışlar” diye düşünüp üzülüyomuş. Ama işin ilginci onu da tanıyan pek çıkmamış. İnsan her sabah aynada aynı yüzü gördüğünü sanıyor.

Pek çok arkadaşımın beyaz saçlı, kel, göbekli versiyonlarını görmeye alıştım. Sevdiğim büyüklerimin yaşlanmasına, ölüp gitmesine de. Devamlı görüştüklerinizin değişimi fark edilmiyor. Gözden ırak olanlarla karşılaşmalardaysa bayağı şok yaşanıyor.

Hayat fiziksel anlamda daha farklı bir boyut kazandı. Kuper’in de anlattığı gibi artık her şeyi yapacak fiziksel güce sahip hissetmiyor insan kendini. Artık akşamdan kalmak demek, yarı yarıya ölmek demek. “Ertesi gün komple iptal. Sonraki gün öğlene doğru normal yaşama dönüş” şeklinde gelişiyor olaylar.
Gece uykusuz kalmanın faturası ağır hissediliyor. Abur cuburla beslenmek (ki yaşam tarzımın bir parçasıydı yıllarca) zorluyor. Günlük planlarımın arasına artık doğru dürüst yemek yemek, uyumaya dinlenmeye zaman ayırmak gibi yepyeni konseptler girmiş durumda.

Her şey bir yana, her türlü “50’ler artık yeni bilmemkaçlar” zırvalarının aksine, artık her şey için sonsuz zamanınızın olmadığını kavrıyorsunuz. Zaman yönetimi diye bir şey hayatınıza giriyor ister istemez. En sevmediğim şey “plan yapmak”. “Evet plan ne”yi duyduğum an ortamdan uzaklaşan biriyim. Hayat boyu plansız programsız yaşadım. Bundan da çok memnunum. Ama şimdi planlar kendini dayatıyor. Sınırlı bir zamanda sınırlı şeyleri yapacak vaktim olduğunu ben ancak 50 yaşında anladım. Her şeyi olmasa da bazı şeyleri planlamak iyi oluyormuş meğerse.

“Yaşlanmak değil yaş almak” falan bu tip şeyleri duyunca cidden sinir oluyorum.  Yaşlanmak yaşlanmak demek. Başka türlü bir şey beklemeyin. Sevgili dostum Mete Avunduk’un bir sohbette belirttiği gibi “bir sabah kalkıyorsun, lan benim neden belim ağrıyor” diyosun. Budur.

Bir çok araştırmaya göre yaşamdan en az tatmin olunan dönem 50 yaşa denk geliyormuş. Sanırım insanın artık eskisi gibi olmadığını en fazla fark ettiği yaş 50. Sonra alışınca işler düzeliyor herhalde (umarım.)

Aslında bu yaş konularına kafayı takan biri değilim hiç. Robinson Cruseo gibi kendi adamda yaşıyorum. Yaşımı falan bilmem. Ama aynen Robinson’un adaya gelen yabancılara izahat verirken yorulması gibi (Michel Tournier’nin “Cuma yada Pasifik Arafı” adlı kitabını tavsiye ederim bu noktada) ben de bazen yoruluyorum.

50’nin en iyi yanı, henüz ölmek için çok erken. Sınırsız zaman yok ama hala bayağı zaman var. İnsan bu zamanı sevdiği şeylere ayırmak istiyor. Telefonla oynamayı, sosyal medyayı, çöp eğlence endüstrisini boşver. Daha fazla kitap oku. İyi müzik dinle (bu kısım benim için kolay) iyi film izle. Sevdiğin insanlara daha fazla vakit ayır. Sevdiğin şeyleri yapmak için yollar bul.

Simon Kuper’in yazısında bazı bilgiler vardı. İnsanın 50’sinde aslında hayatının zirvesinde olduğunu anlatmak için “Britanya Parlamentosu’nda yaş ortalaması 50, en büyük 500 şirketin CEO’larının yaş ortalaması 53 gibi bilgiler veriyordu. Bunlardan bana ne diye düşündüm okurken. Keith Richards 76 yaşında ve hala yaşıyor. Benim idolüm odur. 53 yaşındaki CEO sıkıntıdan patlıyordur.

Velhasıl, bayram değil seyran değil ama hepinize sağlıklı günler dilerim. Yaşınız kaç olursa olsun sevdiğiniz şeylere ve sevdiklerinize zaman ayırın. Biliyorum söylemesi kolay yapması zor.

Saturday, June 6, 2020

Virüs gidici ama psikolojisi kalıcı

Her gün rakamlar, istatistikler açıklanıyor. İngiltere’de şu kadar ölü var, Almanya düşüşe geçmiş, İtalya’da hastalık yavaşlamış, Amerika şöyle, Çin böyle...
Rakamların giderek anlamsızlaşıp sıradanlaştığı günler. Virüs mü geriliyor yoksa biz mi artık alıştık?
Haberlerin etkisi azaldı. Kelimelerin içi boşalmış gibi. Mesela günde önceden 1000 kişi ölen bir ülkede şu anda 100 kişi ölüyor diye sevinilebiliyor. Rakam 50 olsa göbek atılabilir. Her gün 20 kişi ölse konu bile açılmayacak artık.
Virüs bir noktada gidici ya da diğer gripler gibi sıradanlaşacak, aşı bulunacak evet, ama biz bu evde kalmalı yaşamı bırakıp nasıl eskiye döneceğiz? 
İngiltere hükümeti pazar günü başbakanın ağzından aşamalı olarak normale dönüş planını açıkladı. Buna göre, evden çalışılması mümkün olmayan iş kollarındakiler artık işe gidebilecekler. Otomobil veya bisikleti tercih edin, toplu taşımaya binmeyin tavsiyesiyle geldi bu karar.
Bir sonraki aşamada ilkokulların açılması değerlendirilecek. Temmuz itibarıyla restoranlar, kafeler açılabilirmiş.
Bizim mahallede bazı kafeler paket servis yapıyor. Kapısına gidip iki metre mesafe bırakarak kuyruğa giriyor, bir kahve ya da kurabiye alabiliyorsunuz. Dün sabah erkenden kalkıp, giyinip kuşanarak dışarı çıktık ve kuyruğa girdik. İki metre mesafeden küçük sohbetler yapıldı. Gülüşmeler, vesaireler. Karton bardakta bir kahve aldık diye bir sevindik, bir sevindik... Mesela bir restorana gitmek, bütün gece insanların arasında sosyalleşmek, bir sinema çıkışı bir şeyler yiyip içmek şu anda bana inanılmaz bir deneyim gibi geliyor. Hele festivale, konsere gitmeyi düşünemiyorum bile. Havaalanlarında, uçağa binip insanlarla dip dibe oturmayı becerebilecek miyim bir daha? İstanbul Havalimanı’nda yolcu sayısında nisanda yüzde 99 düşüş yaşandı diye bir haber vardı. Bütün dünyada da durum benzerdir herhalde. Peki yeniden dönecek miyiz eski tempoya?
Son iki aydır gerekmedikçe hiçbir şey yapmıyoruz. Sokağa çıkmak, işe gitmek, seyahatler. “Çok gerekmedikçe yapmayın!” E zaten öyle düşünürseniz hiçbir şey çok gerekli değil. Özlediğimiz pek çok şey o kadar da gerekli değil yani. İşte tam da bu kafa. Gerek var mı? Mecbur muyuz? Hayatımızda kanıksamış olduğumuz her kalem şimdi bu zorlu sınavdan geçiyor. Gerçekten gerek var mı? “Madem evden çalışabiliyorum, neden İstanbul’un kirini pasını, kalabalığını, trafiğini çekiyorum. Üstelik neden artık değişimden dolayı hiç de tanıdık gelmeyen bu kaosun içinde yaşamak için bir sürü para ödüyorum?” Pek çok insan bu düşüncelerle boğuşuyor. Eminim. Güneyde bir sahil kasabası hiç bu kadar mantıklı görünmemiştir.
Öte yandan, diyelim ki hiçbir yere gitmiyorum. Şu an hayat böyle de devam ederken, pek çok iş kolu evden çalışabiliyorken neden bir anda işe gidilmeye başlansın ki? Alışverişler durdu. Böyle de yaşanabiliyor demek ki. Bir daha neden alışveriş çılgınlığına geri dönelim? Basit kıyafetlerle takılmak, call’larda eşofman üstü ya da bir tane basit tişörtle toplantılara katılmak artık normal. Neden tekrar kravatlar bağlansın? Neden ofise gidilsin? Kim uğraşacak bu vitrinlerle, şekillerle? Bu şekilde hayat daha gerçek değil mi? Kartlar açık.
En büyük dehşet, sanırım bir ay, evet sadece bir ay evde oturarak günümüzün parıltılı sistemini çökertebiliyor olmamız. Bu kadar kolaymış. Meğer ne kadar güçlüymüşüz. Her şey ne kadar kartondanmış. Özensiz bir dekormuş her şey... Sadece bir ay hiçbir şey satın almıyor, dışarıda yemiyor, tatile gitmiyor, yola para ödemiyoruz. Ve ekonomiler çökebiliyor.
Kimileri yeni yüzyılın başlama vuruşu olarak görüyor pandemiyi ve sonrasında gelecek yeni değerlere sahip dünyayı. Bu tip büyük laflara hep temkinli yaklaşmakla beraber, merak dorukta. Eşofmanlar üzerimizde, telefonlar cebimizde, gözler ekranda bekliyoruz heyecanla...

Thursday, June 4, 2020

Korona'nın iyi yanı...

Korona sayesinde “kişisel alan” öğreniliyor. Bu da pandeminin artısı olsun. Herkes “Hayat eskisi gibi olmayacak, artık dünya değişti” diye yüksek perdeden ata tuta konuşmakta. Valla bundan sonra hep evden mi çalışırız, uçağa değil arabaya mı daha çok bineriz, komple şehirleri terk edip kırsala mı gideriz, bilemem. Hayır, hobi olarak sosyologluk gene yapın, yapmayın demiyorum ama beni o kadar da ilgilendirmiyor bunlar.
Benim değişimden en çok beklediğim, en azından bizim gibi dip dibe yaşamayı âdet edinmiş toplumlar için, biraz mesafe. Azıcık mesafe. Kişisel alan. “Üstüme çıkma be adam” demeye gerek kalmadan, zaten üstüme çıkılmayan bir dünya. Mesafeli bir dünya. İki metre aralıklı bir dünya...
İnsanlara artık “Pardon, biraz ilerde durabilir misiniz?” demek istemiyorum. Bunu söyleyince kırk türlü laf anlatmak, kibar olmaya çalışmak falan bunları da istemiyorum. Bunların hiçbirine gerek olmamalı. Kimse kimsenin dibine girmemeli. Kimse tanımadığı insanlarla yapışık kardeş gibi yaşamak istemediği için yargılanmamalı.
Birbirinize iki metreden fazla yaklaşmayın deniyor ya. İşte koronanın koyduğu en müthiş ölçü budur. Gerisi fasa fiso. Yeni dünya, eğer böyle bir post-korona yeni dünya olacaksa, iki metre aralıklı olsun.
Bir keresinde iskelede vapuru bekliyordum. Önceki vapuru kaçırdığımdan, bir sonraki vapur için ilk sıradaydım. Yani kapının tam önünde duruyordum. Dışarı bakmak için cama iyice yaklaşmıştım. Camla aramda 30 santim vardı ve o anda yanımdan beni zorlayarak kendine yer açan biri önüme geçmişti. 30 santim bir karış eder. Neden bu adam, ben ve cam arasındaki bir karışa sığabileceğini düşünüyordu? Bizim eğitim sistemimizin hangi noktasında biz insanlara böyle bir bilgiyi aşılıyorduk? Anne babalar, geleneksel aile yapımız tam olarak ne zaman “Bir karışa sıkışabilirsin, birbirinize dokunabilirsiniz, sıkıntı yok” mesajı veriyordu masum bebeklerimize de bu kişi önüme geçmeye çalışıyordu beni dirsekleyerek? Neden bu normaldi ama buna itiraz etmek anormallikti?
Kişisel alan kavramının Amerikan kültüründeki köklerini anlatan bir yazı okumuştum. Bu normun temelinde özel arazi yatıyor. Hani kovboy filmlerinde arazisine girene sorgusuz sualsiz ateş eden çiftçiler vardır ya... “Burası özel arazi, hemen burayı terk et” diyen aksi adamlardan bahsediyorum. Hah işte o adamlar kendi özel alanlarını koruyorlar. Özel mülkün kutsal olduğu Amerikan kültüründe sıradan Amerikalı sistemin temelini tüfeğiyle korumakta. Kişisel alan işte böyle tüfekle korunarak elde edildiğinden kurumsallaşması da doğal. Nezaket ve medeniyet belirtisi değil sadece, tüfek zoruyla kazanılmış bir hak ve sistemin temel taşlarından biri. Birbirinin dibine girmiyorsun.
Ben bu kişisel alan meselesinde en büyük mağdurların kadınlar olduğunu da gayet iyi biliyorum. Dizini açarak oturan adam beni de rahatsız ediyor ama kadınlar için durum tartışmasız daha da berbat. Sosyal mesafesini koruyamayan medeniyetsiz yaratık bana da sıkıntı veriyor ama kadınların içinde bulunduğu durumda sırf -olmayan- kişisel alan kültürü yüzünden yedikleri taciz çok ama çok daha önemli ve acil çözülmesi gereken bir konu.
Geçen gün sosyal mesafeli namaz haberinin görseline bakıyordum. Camide herkes muntazam bir şekilde arada iki metre bırakarak dizilmiş, namaz kılıyor. Gayet medeni bir görüntüydü. Şimdi hastalık geçince eskisi gibi dip dibe, üst üste olunduğunda insanlar rahatsız olmayacaklar mı acaba? Ne iyiydi rahattık demeyecekler mi? (Bu retorik bir soru değil gerçek bir soru yanıtını bilmiyorum.)
Korona bize bir şans sunuyor değerli okurlar. Evet, hastalık insanlığın başında bela ama belki ondan faydalanabiliriz, belki bu şerden bir hayır çıkarabiliriz. Bize tüfek, tabanca zoruyla değil, Kovid-19 üzerinden, yani bir bakıma mantık ve bilim ışığında kişisel alan kültürüne geçme şansı sunuldu. Bunu değerlendirmemiz ve bu muz ortayı gole çevirmemiz şart. Sosyal mesafeyi salgından sonra da koruyalım.